Kent ve Çevre Mücadelesi İçin Bir Yıl Sonu Muhasebesi: 2015’e Devreden 11 Tartışma Alanı

Kent ve çevre sorunlarının/mücadelelerinin hiç olmadığı kadar gündem olduğu, hatta toplumsal muhalefetin taşıyıcı alanları haline geldiği bir yılı geride bırakıyoruz. 2014 iktidar için artık bir yönetim biçimi olagelen inşaat-enerji-altyapı ekonomisinin toplumsal ve ekolojik bedellerinin gizlenemez hale geldiği bir yıl oldu. Soma, Ermenek ve Torun Tower işçi cinayetleri sadece kent ve çevre mücadelesinin keyfe keder “lüks” uğraşlar olmanın çok ötesinde emek süreçlerine göbekten bağlı sınıfsal çelişkileri tüm ağırlığı ile içinde barındıran yaşamsal önemini acı tecrübelerle bir kez daha kanıtladı. Soma’nın acısı daha dinmeden, zamanlama manidar gözükür kaygısı bile duymaksızın, Yırca köyünde Kolin Holding’in Termik Santrali için alelacele kesilen 6 bin zeytin ağacı 2014’ün en fazla akıllarda kalacak çevre yüzsüzlüğü oldu, tipik bir mülksüzleştirme örneği olarak ders kitaplarına girdi. Ders kitaplarının ilgilenmesi gereken bir başka gelişme de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ziyareti için jest olsun diye özel olarak sallapati hazırlanan ve onaylanan Akkuyu Nükleer Santrali Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu idi.

dinlenmisinsaat2014’ün kent ve ekoloji gündeminde felaket ve katliamlar kadar mücadele ve kazanımları da var neyse ki. Örneğin Artvin’de 25 yıldır devam eden, son 3 yıldır keskinleşen maden mücadelesi için mutlu son çok yakın. Artvin’in hemen üst rakımlarında Mehmet Cengiz’e ait Eti Bakır İşletmeleri tarafından çıkarılması planlanan bakır madenine Rize İdare Mahkemesi’nin Kasım ayında verdiği yürütmeyi durdurma kararının yeni yılın ilk aylarında lisans iptaline kadar uzanması bekleniyor. Yine Artvin’de Arhavililerin şehir içi HES diye bilinen MNG’ye ait Kavak HES’e; Murgulluların da Cengiz Holding’e ait siyanür havuzuna karşı kazandıkları zaferleri atlamamalıyız. Doğu Karadeniz’in genelinde, özellikle Rize’de HES karşıtı yürütmeyi durdurma zaferleri gelmey edevam etti. Uzun süredir sessiz kalan Ünye-Fatsa arası siyanürlü altın nöbetine başladı. Gezi ile tekrar hatırlanan İstanbul bostanları hakkında bir güzel haber ise yılın son günlerinde İBB’nin Yedikule Bostanları’nı imara açan planını geri çekmek zorunda kalması ile yaşandı.

2014 çevre ve kent gündemi tüm gerilemesine rağmen Gezi’nin akıllardan çıkmamasını temin eden beklenmedik direniş ve eylemlere de sahne oldu. Mart ayında Diyarbakır’da tarihi Hevsel bahçeleri için başlatılan direniş hem Gezi ruhunu canlı tuttu hem de farklı coğrafyaların ne kadar benzer süreçlerle yüzleşmek zorunda kaldığını bir kez daha anımsattı. Haziran başında bir direniş haberi de Amasya’dan geldi. Şehir merkezindeki küçük bir koruluğun benzin istasyonu olmasına karşı çıkan Amasyalılar günler süren bir direniş nöbeti başlattılar. Edirne’de tek başına yeşil alan direnişi yapan Kıymet Teyze, mücadelesini Nisan ayında Edirne İdare mahkemesinin aldığı yürütmeyi durdurma kararı ile kazandı. Yılın en ses getiren mücadelelerinden Validebağ direnişi koru dibindeki inşaatı durduramamış olsa da korunun geleceği için büyük bir adım atmışa benziyor. Eylül ayında İstanbul Bakırköy çok uzun bir aradan sonra Ataköy sahilindeki yapılaşmalara karşı geniş kapsamlı bir eyleme tanıklık etti. Kasım ayında Trabzon’da (Derelerin Kardeşliği Trabzon Mitingi), geçtiğimiz hafta sonu da Kadıköy’de (Marmara’yı Savun Mitingi) yapılan eylemler farklı direnişleri bir araya getirme heyecanını ayakta tutması bakımından kayda değerdi. Çernobil’i anma etkinlikleri nükleer santral tehtidinin artmasının da bir neticesi olarak, üç farklı noktada (sinop, istanbul mersin) geniş katılımla düzenlendi.

Tüm bu felaket ve saldırıların, mücadele ve eylemleri inkar edilemez bir geri çekilme içinde olan Gezi kabarışının refleks verebilmeyi başardığı durumlar olduğunu, Gezi’nin etki alanını özellikle çevre ve kent mücadeleleri üzerinden devam ettirdiğini not etmemiz lazım. Gezi gerilese de, ona ilham olan mekan mücadelelerinin, Gezi’nin bakiyesini en iyi taşıyabilecek alanlar olduğunu 2014 içerisinde görmüş olduk.BehicakIstemiyoruz2014 çevre ve kent mücadelesi karnesini daha ayrıntılı tutanlar, bu direniş ve mücadelelerin Gezi ile rabıtasını daha sistematik bir biçimde kuranlar muhakkak olacaktır. Ancak bu kronolojik çaba kadar önemli bir başka mevzu yaşam alanı mücadelelerini kesen ve henüz üzerinde uzlaşamadığımız ve belki de kimilerini dillendirmeye bile başlayamadığımız tartışma alanlarının tespiti olmalı. 2014’te mekan mücadeleleri üstünden hangi sorular gündeme geldi, hangilerini açıkça tartışma imkanı bulduk, hangi sorular 2015’e devretti? Bir başka deyişle mekan mücadelelerinden arda kalan ne oldu? Gelin kısa ve kaba başlıklar halinde üzerlerinden geçelim.

  1. Direnişten Sonra?

Bir HES direnişi, bir kentsel dönüşüm karşıtı mücadele ne için vardır? Elbette projelerin karşısında direnç göstermek; onları yavaşlatmak ve mümkünse geri çekilmeye zorlamak için. Mekân merkezli mücadelelerin adlarının A koruma platformu, B direnişi, C savunması olması bu yüzden şaşırtıcı değil. İktidarın ekonomik politikası olmanın ötesine geçmiş, artık varlık nedeni haline gelmiş kentsel ve kırsal mekan temelli rant düzenine karşı yaşamı savunmak elbette bir zorunluluk. Ancak bu savunmanın ömrünün karşı çıkılan proje ile sınırlı kalması (yani projenin tamamlanması ya da iyi ihtimalle iptali ile hareketliliğin sönümlenmesi) hem siyaseten hem de örgütlülük açısından ciddi bir zaafa tekabül ediyor. Bu yaklaşım mülksüzleşmenin sadece son dalgası olan projeye odaklanmak suretiyle zımnen de olsa proje öncesi anı romantize etme eğilimine giriyor ve proje sonrası bir tahayyüle girmekten, alternatif bir gelecek kurgulamaktan kaçınıyor. Oysaki pek çokları için kır çoktandır değerini yitirmiş; mahalle çoktandır dayanışmasını kaybetmiş… Projeye ve rezidansa karşı köyü ve mahalleyi savunmak… Peki ya mahalle ve köy halihazırda çözülmekteyse? Tam da bu yüzden kent ve kır mücadelelerinin önünde çözülmeyi bekleyen en önemli sorun alanı sermayenin devlet eliyle mekan üzerinde yayılmasına direnirken kendine özgü dil ve pratiklerin nasıl kurulacağı meselesi olarak karşımıza çıkıyor. 6 ay öncesini değil; 6 ay sonrasını savunmak nasıl olur? Direnişle kurucu pratikler nasıl bağdaşır? Sistemin bu kadar içindeyken alternatif pratikler –kapalı adacıklar yaratma tuzağına düşmeden– nasıl kurgulanır? Ne kadar beylikleşmiş olsa da bu meseleleri konuşmaya ısrarla devam etmemiz ve acilen somut örnekler yaratmamız gerekiyor.

  1. Seçimlerle İmtihan

2014’te büyük siyaseti belirleyen iki büyük seçim oldu. Seçimlerin belirleyeni olmaya soyunup soyunmamak da kent ve çevre hareketleri için önemli tartışma alanlarından biriydi. Her ne kadar mücadeleyi seçimlere endekslememek prensibi kent ve çevre mücadeleleri genelinde destek bulmuş olsa da bu mücadeleler, yine de, özgül ağırlıklarını kaybetmeden (özellikle) seçimlerde bir faktör olabilme imkanını zorlamaya çalıştılar. Ancak bir yandan merkezi siyasetin tüm toplumsal tartışma imkanlarını boğan baskın tarzı, bir yandan seçimlere hazırlıksız yakalanma çevre ve kent mücadelelerinin birçok yerde seçim rüzgarında savrulmasına sebep oldu. (Demirtaş’ın adaylık sürecinde kısmı de olsa mekan mücadelesi vurgusunu bir kenara koyacak olursak) kent ve çevre gündemi seçim sonuçlarına kalıcı etkide bulunamadı. 2015’te bizleri bir seçim daha beklerken cevap bekleyen soru şu: yaşam alanı mücadeleleri özgünlüklerini ve özerkliklerini kaybetmeden seçime renklerini verebilirler, seçim tartışmalarını şekillendirebilirler, ve hatta belki de yeni siyasal öznelerin olgunlaşmasına katkı sunabilirler mi? Yoksa seçim siyasetinin tamamen mi dışında kalınmalı? Bu mümkün mü?

  1. Sol ile İmtihan (Yahut Solun İmtihanı)

Çevre ve kent mücadeleleriyle sol/sosyalist siyaset arasındaki temaslar ve ortaklıkların ayrıntılarına girmeye bilmem gerek var mı? Ancak hakkını vermemiz gereken önemli bir ayrıntı merkezi sol ve sosyalist siyasetlerin kent ve kırda olanlara (hem sermayenin hem de toplumsal muhalefetin mekânsal dönüşümüne) biraz geç kulak kabartmış olması. Solun kent ve ekoloji meselelerine aktif ilgisinin, kimi sınırlı istisnalar dışında, esasen Gezi günlerinde başlamış olduğunu söylersek hata etmiş olmayız. Şimdilerde bu açık kapatılmaya çalışılırken cevaplamamız gereken soru şu: Mekan mücadeleleri sol/sosyalist siyaset için faaliyet gösterebileceği yeni bir alan, çözüm sunabileceği yeni bir sorun mu, kaçırılmaması gereken bir örgütlenme imkanı mı; yoksa kendi siyasetini, analiz biçimlerini ve mücadele yöntemlerini baştan ve kökten gözden geçirmesine sebep olacak temel bir kırılma, yenilenme zorunluluğu mudur? Gezi bu sorunun bizatihi cevabıydı; değilmiş gibi davranmak onu tüketmek anlamına geliyor.bahicakcevrekomisyonu

  1. Emek Mücadelesiyle Temas

2014 bize kent ve çevre meselelerinin boş zaman geçirme aktiviteleri olmadığını, ekolojik ve kentsel yıkımın sınıfsal yıkım ve hatta ölüm anlamına geldiğini bir dizi felaket ile gösterdi. Ancak çevre ve kent için iyi olanın işçiler için de iyi olacağına dair düşünceler hala çok fazla sahiplenilmiyor; emek-çevre, emek-kent koalisyonları (sanki bunlar arasında bir öncelik sıralaması yapılabilirmiş gibi) üzerine çok fazla kafa yorulmuyor. Bu teorik atıllık cevabını pratikte buldu; 2014 yılı müthiş bir emek-çevre koalisyonuna sahne oldu. Artvin’in küçük ilçesi Murgul’da Eti Bakır işçileri Murgul Siyanüre Hayır Platformu ile birlikte eşine pek kolay rastlanılmayan bir başarının altına imza attı; İşletmenin sahibi Cengiz Holding’i dize getirip siyanür havuzu projesinden geri adım attırdı. Murgul’da bir hafta boyunca 900 küsür Eti Bakır işçisi iş başı yapmadı, kepenkler açılmadı, çocuklar okula gönderilmedi. Bir imkan olarak sosyal grev tartışmalarını kıskandıracak bu gelişme maalesef yankısını layığınca bulmadı; örneğin Soma-zeytin-maden üçgeninde bir benzerini tetiklemedi. Oysaki Murgul direnişi siyanür bahsini kazanmakla kalmamış, yarattığı artçı etki ile fabrika içinde (çalışma saati kısalması, taşeronsuzlaşma vb.) bir dizi kazanımı beraberinde getirmişti. Emek-çevre koalisyonunun gücü ve etkisi böylesi bir pratikle kanıtlanmışken benzer ortaklaşmaların nasıl yaratılabileceğine odaklanmak 2015 gündeminin üst sıralarında yer almalı.

  1. Hukukun Toplumsallaş(tırıl)ması

torba_yasa_behic_ak_[1]İktidarın sistematik bir biçimde çevre ve ekoloji mücadelesinin hukuki imkanlarını tırpanladığını sağır sultan bile duydu. Meclis içinde ÇED yönetmeliğini veya ihale kanununu ‘güncellemeyen’ torba kanun geçiremiyor sanki. Hatta bir adım ileri gidersek kanunların torbalar şeklinde geçmesinin en önemli nedeni kentsel ve kırsal rant imkanlarını sessizce çoğaltmak, var olanları kolaylaştırmak. Öte yandan her gün açılan yeni bir ekoloji davasına, verilen bir yürütmeyi durdurma kararına seviniyor, hukuki süreçlerin mücadeleler için önemine şahit oluyoruz. Artık hukukun bir anlamı yok desek de kentsel ve kırsal sorunları hukuki mücadele yoluyla takip etmekten vazgeçmiyoruz. Ancak bu takip çok sıklıkla sorumluluğun bir avuç çevre ve ekoloji avukatına (bazen de onların üzerinden odalara) devri şeklinde vuku buluyor. O kadar ki, kentsel bir sorun karşısında ‘bu odalar ne iş yapar’ serzenişlerini en muhaliflerden bile duyuyoruz. Burada mücadelelerde hukukun rolüne dair vermemiz gereken bir karar var. Hukuk hakimlerin, iktidarın, burjuvazinin hukukudur deyip kestirip atacak, hukuki hak arama yollarından ve mahkemelerden vazgeçecek ve onları uzmanlara mı devredeceğiz? Eğer bu yola gitmeyeceksek ve adaletin sadece kanunlarla değil toplumun aktif katılımı ile şekillendiğine dair az biraz inancımız varsa hukukun toplumsallaşması yolunda ne gibi adımlar atacağız? Bilgi edinme, dilekçe verme, odaları beklemeden vatandaş davası açma (bkz: 3.Havalimanı davası örneği) gibi süreçlere burun mu kıvıracağız, yoksa bunları anlamlı şekillerde mücadelelere eklemleyecek miyiz?

  1. Referandum/Plebisit Sorunsalı

Hukuki alanı tamamen reddetme ile hukuk üzerinden kurucu rol oynama hedefi arasında durulması gereken önemli duraklardan bir tanesi de halk oylaması (plebisit, referandum) yöntemi. Plebisit fikri ilk olarak Gezi direnişinin en hararetli döneminde iktidar tarafından (rest mi, blöf mü?) gündeme gelmiş; polis saldırısı ve can kayıplarının devam ettiği ortamda haklı gerekçelerle kabul görmemişti. Kararı çoktan verilmiş, krokileri çizilmiş, rantı paylaşılmış, yüklenici firmaları çoktan belirlenmiş, iktidarın tüm gücüyle arkasında durduğu bir projenin halk oylamasına götürülmesi olsa olsa bir halkla ilişkiler faaliyeti olabilir. Ancak bu plebisit yöntemini kategorik olarak reddetmek anlamına mı gelmeli? Gezi’de plebisit ihtimali gündeme geldiğinde yerel çevre hareketlerinin ‘esas biz oylama istiyoruz!’ minvalli açıklamalarını hatırlayalım. Çevre-kent sorunlarında halk oylaması bir yöntem hiç mi olamaz? Sağlıklı bir halk katılımının yolu nedir? Sınırları nasıl çizilir? Dünyada iyi örnekler var mıdır? Halk oylamalarının temsil, katılım, müşterekleşme ve örgütlenme sınırları kadar imkanları nelerdir? ‘Yaşam oylanamaz!’ pozisyonu (karşı durmasına rağmen HES’leri engelleyemeyen köyler için mesela) ne kadar ikna edici? Tüm bunları konuşmak (belki de konuya özel bir rapor hazırlamak için) için iktidarın konuyu bir kez daha gündeme getirmesini mi beklemek lazım?

  1. Mücadeleler Arası Ortaklaşma (Kent ve Kırı Bir Arada Örmek)

behicakkirkentBenzer mücadeleler veren farklı mekansal direnişlerin parçalı ve dağınık yapısını bir çatı altında toplama düşüncesi Gezi öncesine, HES mücadeleleri özelinde Su Meclisi tecrübesi (2009) ve sönümlenmesine (2012) kadar gidiyor. Bölgesel kalsa da kıymetli Derelerin Kardeşliği tecrübesini; kırı kente, kenti kıra taşıma uğraşıyla Karadeniz İsyandadır Platformu’nu atlamamamız lazım. Öte yandan Müştereklerimiz, tüm iniş ve çıkışları ve sınırlarına rağmen platformların (hareketlerin, derneklerin) birlikteliği bağlamında, bir örnek olarak varlığını sürdürüyor. Gezi’de fiilen, ötesinde düşünsel anlamda önemli bir rol üstlenen Müştereklerimiz’in İstanbul dışı etki alanı kişisel çabaların elverdiği ölçü ile sınırlı. Son olarak 2014’ün son aylarında ortaya çıkan (HDK merkezli) Ekoloji Meclisleri çabasını not etmek lazım. İyi niyetli ve kıymetli olan farklı oluşumları, ortaklaşma hedefini paylaşmaları ötesinde, aynılaştırma gibi bir düşüncem yok. Ancak tüm bu çabalar dönüp dolaşıp kimin kimi örgütlediği meselesinde tıkanıp kalıyor. ‘Yerel’, varlığını bir üst siyasete teslim etmekten, merkezi yapılar ‘yerelde’ kaybolmaktan kaygılanıyor; sonuç olarak ortaklaşma çabaları ya hiç başlayamıyor, ya da kısa süre içinde sönümleniyor. Ortaklaşma neden gerekli? Ortaklaşınca ne yapılacak? Ortaklaşmanın yöntemi ve sınırı ne olmalı? Merkezi siyasetler ile yerel mücadeleler hangi düzlemde ortaklaşabilir? Ortaklaşma ne kadar gerekliyse, bu soruların net kolay cevaplarının olmadığı da bir o kadar net. Yeni bir ortaklaşmaya balıklama dalmadan önce bu soruların cevaplarında ortaklaşmaya çalışmak gerekiyor.

  1. Hareket mi Siyaset mi?

Kent ve çevre sorunlarının çözümü için hareketlerden mi siyasetlerden mi medet ummalıyız? Gerekliliğine her ne kadar ikna olmamış olsam da böyle bir tartışma alanımız var. Tekil mücadelelerin uzun atımlı olmasını engelleyen, ortaklaşmanın önünü kapayan özellikle kent ve çevre mücadelelerinin sonrasına işaret eden bir siyasal ufkun, bir siyasal tahayyülün eksikliği aşikar. Bu eksiklik olanca şiddeti ile hissedilirken boşluk iktidarın rantsal döngüsünden bir pay alma rüyasıyla dolduruluyor. Ancak açıkçası alanı dolduracak siyaset eksikliğinden mustarip olduğumuz kadar çevre ve kent direnişlerinin dört başı mamur bir ‘harekete’ de tekabül etmediğini, bu anlamda siyasetin kendisini göstermesi yolunda bir engel de teşkil etmediğini kabul etmek gerekiyor. Kaldı ki tüm sınırlarına rağmen direniş tecrübelerinin, özellikle kent ve ekoloji alanında, siyasetlere aktarabileceği (aktardığı) önemli tecrübeler de varken bu ikili birbirine neden rakip olsun, ket vursun? Zaten bana kalırsa sorun biraz da birinin diğerine galebe çalmasından ziyade ikisinine de tam olarak sahip olmayışımızdan kaynaklanıyor.

  1. Müşterekler

Kent ve kırı ilgilendiren sorun ve mücadeleleri bir arada düşünmemizi sağlayan müşterekler kavramı etrafında verimli bir tartışma devam ediyor. Bu tartışmadan arda kalan ve hemen herkesin üzerinde uzlaştığı müştereklerin verili şeylerden (park, koru, mahalle, dere, yayla vs.) ibaret olmadığı; müştereklerin ortak alan kadar, yeni bir mücadele imkanına işaret ettiği. Bu anlamda müşterekleşme pratikleri belki de tekil müşterekler kadar önemli. Gezi tam da bu yüzden (etrafında müşterekleşme imkanı yarattığı için), başka ortak alanlardan daha değerli oldu. Bu tartışma kent ve çevre mücadeleleri için kıymetli bir tortu bıraksa da fiziki anlamda müştereklerin pratik anlamda nasıl yönetileceği sorusu olanca zorluğu ile karşımızda duruyor. Bir mahalle yönetimi için; bir dere, bir yayla kullanımı için müşterekleşme bakış açısı somut ne gibi yöntemler sunuyor? Bu sorunun cevabı için hem daha fazla düşünmeye hem de somut pratiklere ihtiyacımız var.

  1. Ulus Ötesi Dayanışma İmkanları

Gün geçmiyor ki ulus ötesi dayanışma sayesinde kurtarılan bir nehir, iptal edilen bir kentsel dönüşüm projesi veya açığa çıkartılan bir atık sahası haberi duymayalım. Çevre ve kent hareketlerinin ulus ötesi dayanışması işçi dayanışmasının enternasyonalizmini bile neredeyse geride bırakmış durumda. Hintli bir gecekondu mahallesi aktivistinin Brezilya favelalarıyla olan ilişkisi sadece bir dayanışma imkanı sunmakla kalmıyor, kentsel dönüşüm sermayesinin bir sonraki adımını öğrenme ve afişe etme imkanı sunuyor. Ülkemizde mekânsal mücadelelerin ulus ötesi dayanışma ağları ile olan ilişkileri son derece sınırlı. Bu tarihsel ve siyasi gerekçelerle anlaşılabilir olsa da kabul edilebilir değil. Uluslararası camianın Türkiye’deki rant ekonomisini ve ona karşı yükselen itirazı ana akım medya izin verdiği ölçüde öğrenmesi Türkiyeli eylemciler için büyük bir kayıp. Ulus ötesi dayanışmanın –iktidarın tam da kıymetli yalnızlık eğiliminde olduğu bu günlerde– sorunlarımız için nihai bir çözüm imkanı sunmadığı aşikar; ancak en azından benzer sorunların başka coğrafyalarda da yaşandığını, bu coğrafyalardaki mücadelelerin birbirlerine alternatif yöntemler ile bağlanmaya çalıştığını bilmek ve neden bu bağlar dışında kaldığımızı tartışmak iyi bir başlangıç olacaktır.

  1. İklim Değişikliği / İklim Adaleti

Bu ulus ötesi bağlardan en önemlisi küresel iklim adaleti ağı olsa gerek. Enerji merkezli ihtilaf ve katliamların yoğun bir şekilde yaşandığı; kentsel dönüşüm dahil tüm mekânsal müdahalelerin bir şekilde enerji ile ilgili olduğu; iklim değişikliği ve etkilerinin geniş kitlelerce konuşulduğu (kuraklığın küresel kaynaklarında hepimiz haberdarız) Türkiye’de iklim meselesi nedense toplumsal mücadelenin bir parçası olmayı henüz başaramadı. İklim değişikliği sadece teknik bir mesele; meteorologların veya ana-akım çevre örgütlerinin dert edinmesi gereken bir mesele midir? Kentlerimiz, kırlarımız, yaşam alanlarımız iklim değişikliğinden nasıl etkilenecekler? Ülkedeki inşaat ve büyüme furyası iklim değişikliğini nasıl etkiliyor? Kent ve kır mücadeleleri bu meseleleri ‘uzmanlara’ havale etmemeli, meselenin toplumsallaşmasına katkı sunabilmeliler. (Sinan Erensü)

CemDinlenmis555Karikatürler: siyah beyazlar Behiç Ak, renkliler Cem Dinlenmiş…

NOT: Kabul etmek gerekir ki 2015’e devreden kent ve çevre mücadelesi tartışmaları 11 madde ile özetlenemeyecek kadar fazla. Burada yer veremediğim ve ilk aklıma gelen meseleler – 12) alternatif tüketim ağları ve kooperatif yöntemi, 13) ekoloji hareketinde kadının yeri, 14) mülteciler ve kent mücadelesi, 15) kırsal yapılar ve kırsal çözülme, 16) yatırımların, mücadelelerin ve davaların takibi için herkese açık veri tabanı 17) dava giderleri için kitle kaynakları (crowdsourcing) yaratma vb. – başka yazıların konusu olsun.

One thought on “Kent ve Çevre Mücadelesi İçin Bir Yıl Sonu Muhasebesi: 2015’e Devreden 11 Tartışma Alanı

  1. Pingback: Kent ve Çevre Mücadelesi İçin Bir Yıl Sonu Muhasebesi: 2015’e Devreden 11 Tartışma Alanı | MÜŞTEREKLER

Leave a Reply