Lufthansa Değil Yurttaş Lobisi!…. 3. Havalimanı Davasını Toplumsallaştırabilmek

Bahar sonu Express 141. sayı için Av. Alp Tekin Ocak ile birlikte 3. Havalimanı’na ilişkin bir söyleşi yapmıştık. Ancak Express, ona 141 kere maşallah diyemeden yenilenme, bambaşka bir şekilde vücut bulma sürecine girince söyleşi mecrasız kalma ve bayatlama riski ile karşı karşıya kaldı. Söyleşiyi güncelledik ve millicoğrafya’da yayınlamaya karar verdik. En son paragraf söyleşiden bugüne davanın gidişatına dair kısa bir değerlendirme sunuyor. 

av. alp tekin ocakİstanbul’un kuzeyine yapılacak Dünya’nın en büyük havalimanı olarak lanse edilen projenin ihalesi 3 Mayıs 2013’te gerçekleşti. İhale 26 Milyar 142 Milyon Euro gibi rekor bir meblağ karşılığında, olağan şüphelileri içinde barındıran, Limak-Kolin-Cengiz-Mapa-Kolyon ortak girişim gurubu tarafından kazanıldı. Proje, o günden beri, hem gezi isyanında yükselen yaşam alanları savunusu bağlamında hem de 17 Aralık operasyonu ve ifşa olan yolsuzluklar vesilesiyle tartışmaların odağında yer aldı. Buna karşın, saldırgan bir üslupla mekanı dönüştürme kabiliyeti üzere kurulu AKP ekonomik düzenin gurur kaynağı olarak ayakta duran 3. havalimanını sekteye uğratan İstanbullu dört yurttaş oldu. Havalimanı projesine ehliyet veren Çevre Etki Değerlendirme olumlu kararına açtıkları dava yerel mahkeme tarafından ciddiye alındı ve yürütmeyi durdurma kararı verildi. Bu karar, şimdilik, bir üst mahkeme tarafından kaldırılmış olsa da dava halen devam ediyor. Davanın avukatı,  Çevre & Ekoloji Hareketi Avukatları (ÇEHAV) üyesi Alp Tekin Ocak ile 3. Havalimanını, açtıkları yurttaş davasının önemini ve Türkiye’nin çevre mücadelesinde hukukun yerini konuştuk. 

MilliCoğrafya: 3. Havalimanı’na karşı açtığınız davanın konusu tam olarak nedir?

Alp Tekin Ocak: Havalimanının yapılabilmesi için gerekli olan mevcut Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu kararının hukuka aykırı olduğunu ve o karara dayanak olan ÇED raporunun da bilimsel verilerden uzak, yanlı, objektif kriterleri taşımayan, yeterli bir değerlendirme yapılmadan hazırlanmış olduğunu iddia ediyoruz. Kısacası bakanlığın projeye onay anlamına gelen ÇED olumlu kararının hukuki, ona kaynaklık eden raporun da bilimsel olmadığını savunuyoruz.

ÇED raporunda eksik olan ne var? Bakanlığın bu rapora olumlu kararı vermesi neden sorunlu? Raporun yetersiz bulduğunuz bir çok bölümü var ama temel itiraz noktalarının üstünden geçebilir miyiz?

Öncelikle rapor İstanbul’un Anayasası olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve bizzat onun başkanı Kadir Topbaş 1/100.000’lik imar planını hiç ciddiye almıyor. Bu plana göre havalimanı yapılacağı alan ağırlıklı olarak korunması ve rehabilite edilmesi gereken alan olarak tespit edilmiş. Biz kalkıyor, buraya dünyanın en büyük havalimanı yapıyoruz. Bununla birlikte jeolojik ve jeoteknik raporlamalarda alınmadan bu faaliyetin yapılması net bir biçimde hukuka aykırı. Ayrıca, havalimanı Karadeniz kıyısına yapılıyor ve malumunuz kıyı dolguları, Karadeniz Otoyolu’nda tecrübe ettiğimiz gibi çok büyük problem. ÇED raporu kıyıların nasıl korunacağına dair de hiç bir şey söylemiyor. Bununla birlikte, havalimanı İstanbul’un barajları ve su havzalarını riske atma potansiyeli taşıyor. Projenin 2 km batısında İstanbul’un önemli su kaynağı Terkos gölü, 12 km güneydoğusunda Alibey barajı, 9 km güneydoğusunda planlanma aşamasında olan Pirinççi Barajı bulunuyor. Projenin, 3. Köprü ile birlikte artan bir şehirleşme eğilimi getireceğini düşünürsek, İstanbul’un bu sınırlı kaynaklarına olan etkinin ciddi bir şekilde düşünülmesi lazım. Özellikle de kuraklık tehdidi altında olduğumuz bu dönemde. ÇED raporu bu sorunlara layığı ile eğilmiyor; sadece uzaklık mesafeleri vermek suretiyle inşaatların yüzeysel su kirliliğine yol açabileceğini not ediyor. Böyle bir öngörümüz varsa bununla nasıl baş edebileceğiniz neden araştırılmıyor? Yok, eğer bu sorunla baş edemeyeceksek neden buraya havalimanı yapılıyor? Bu iddialarımızı dikkate alan İstanbul 4. İdare Mahkemesi 21 Ocak 2014’te aldığı kararla ÇED olumlu kararının yürütmesini durdurdu.

ÇED raporunun içeriği, gözden kaçırılanlar ve bilerek atlanılanların ötesinde bir de ÇED sürecinin kendisine dair itirazlarınız var…

Istanbul-3-Havalimani-havadan-gorselleri_813_b494bEvet, ÇED sürecinin nasıl yapıldığına dair de bir usulsüzlük var. ÇED yönetmeliği çok açık. Bir faaliyeti yapıp yapmayacağımıza ÇED sürecinin sonunda karar vermemiz gerekiyor. Yapılacaksa, projenin olumsuz etkilerini azaltacak önlemlerin neler olabileceğini belirlememiz gerekiyor. Proje ancak bu süreçten sonra başlayabilir. Ancak bu örnekte ÇED olumlu kararı olmaksızın havalimanınıı ihale ettik, yerini, kapasitesini, neredeyse tüm ayrıntılarını belirledik. Projenin kendisi hazır, karar verilmiş, ihale edildi, ihale edildikten sonra da ÇED olumlu kararı alındı. Böyle yaparak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının, Devlet Su İşleri’nin ve ÇED sürecinde kararı istenebilecek tüm diğer kurumların iradesini ipotek altına alıyorsunuz. İhale gerçekleşmiş, kararlar alınmış, ona göre bir ÇED raporu uyduruyoruz, mesele aslen bu.

Ancak 17 Mart’ta bir üst merci olan Bölge İdare Mahkemesi bu yürütmeyi durdurma kararını kaldırdı. Peki, üst mahkemenin gerekçeleri neydi? Bu gerekçeleri nasıl değerlendirmek gerekir?

3 görsel gökhan  (1)Bölge idare mahkemesi temel olarak projeyi sürüncemede bırakabilir kaygısıyla hareket ediyor. İkincil olarak da kararda “yürütmeyi durdurma kararı veren mahkemece alınmış bir rapor yok, o halde olası etkileri bilinemez” deniliyor. Bu şu açıdan problemli: idari hukukta ihtiyat ilkesi çok temeldir. İhtiyat ilkesi dediğimiz şey, zaten, bir faaliyetin olası etkileri konusunda kesin ve mutlak bir bilgimiz olmamasına rağmen, sadece ciddi kuşkular olduğu durumda devreye girer. Çünkü faaliyetin uygulanması durumunda geri dönüşü olmayacak zararların ortaya çıkmasından endişe ederiz. Dolayısıyla, idari işlemin, yani ÇED olumlu kararının hukuka aykırılıkları ortadayken bilirkişi raporu alınmasını beklemeye gerek yoktu. Üst mahkemenin proje sürüncemede bırakılabilir vurgusuna geri dönecek olursak, bir öncelik meselesi ile karşılaşıyoruz. Burada önceliği neye vereceğiz: projenin ne olursa olsun bekası mı yoksa ekolojik ve toplumsal kaygılar mı? Karar bölgesel mahkemenin bu soruya verdiği cevabı yansıtıyor aslında. Ortada projeye yönelik çok ciddi kaygılar var. Türkiye’deki kamuoyu bu konuda bir sürü şey söylüyor; akademisyenler söylüyor, o yörede yaşayan insanlar söylüyor. Herkes ihtiyatlı davranmamız gerektiğini söylerken mahkemenin önceliği maalesef projenin sürüncemede kalmaması oldu.

Peki, bir sonraki adım ne? Dava neticelenmiş değil öyle değil mi?

Hayır, değil. Bir heyet oluşturulacak, olay yerinde keşif yapılacak ve bilirkişi incelemesi yazılacak. Ama her halükarda, bizim iddialarımız, mahkemenin reysen gözeteceği hususların hepsi bir torbada eritilecek ve bu konuda bilimsel yeterliliğe sahip bir heyet bu konuda karar verecek. Ancak şunu olumlu buluyorum: bu davalar üzerinden bir gelecek tasavvurunu tartışmış oluyoruz.

Bu davanın bir yurttaş davası (Actio Popularis) olması gelecek tasavvur etmenin neresinde duruyor? Davanın yurttaş davası olması ne anlama geliyor, bu neden önemli?

Karşımızda hep mega projeler var. Büyüğe olan, hızlı olana dair bir vurgu… Ancak bu büyük faaliyetlerin ekolojik ve toplumsal etkileri de çok büyük oluyor. Bu projelerin hepsi daha büyük bir ekolojik krize tekabül ediyor. Ekolojik kriz karşısında kişiler sadece birey olmaktan kaynaklı pozisyon alıyorlar, buna ilişkin idarenin karar alma süreçlerini etkilemeye çalışıyor, aynı zamanda yapılan idari eylemler ve işlemler karşısında gerektiğinde hukuki yollara başvuruyorlar. 3. Havalimanı davası bu açıdan kıymetli. Dünyanın en büyük havalimanı projesini İstanbul’da yaşayan dört tane yurttaş dava açarak durdurabiliyor.

Buna karşın iktidarın ve sermayenin bir şehirleşme perspektifi var. Aslında 3. Havalimanı bu perspektifin somutlaşmış bir biçimi. Mesela ÇED raporu, İstanbul’a üçüncü bir havalimanı yapılmasını şu gerekçeyle açıklıyor: “Mega kentte yaşayan insanlar için kent kimi zaman sıkıntılı bir hal alır. Nüfus yoğunluğu, altyapı eksikliği, doğadan uzaklaşma, trafik karmaşası bu sıkıntıların başlıcalarıdır. Ancak bu sorunların çözümleri elbette ki vardır. Bu sorunların çözüm yolları her geçen gün hızla gelişip yayılmaktadır. İşte bu maksatla aerotropolis ve ekopolis gibi yeni yerleşim modelleri önemlidir.”

Yani kentleşmenin sıkıntıları yeni bir havalimanının gerekçesi olarak mı sunuluyor?

Aynen! Eskiden limanların ve demiryollarının etrafında gelişen şehirlerin artık havalimanları etrafında büyümesi öngörülüyor.

Aslında burada bir yandan da 3. Havalimanı etrafına yapılması planlanan, Başbakan’ın da bir ara dillendirdiği, Avrupa ve Anadolu yakasına ek olarak İstanbul’un kuzeyinde kurulacak yeni bir şehir projesinin de ipuçları veriliyor sanki?

iste_yeni_istanbul_h151942İpuçları da değil, doğrudan yazmışlar. Bu gerçekten de çok şizofrenik bir algı değil mi? Kentte yaşayan insanların sorunları var, bunları çözmek için siz yeni bir şehir dizayn ediyorsunuz! Böyle saçma bir şey olabilir mi? 15 milyonluk, ciddi sorunları olan, sınırlarına gelmiş bir mega kentin su havzalarının, ormanlık alanlarının içerisine tutuyorsunuz başka bir şehir inşa etmeye kalkıyorsunuz. Tabi tüm bunları ek projeleri ile de düşünmek lazım. 3. köprü, onun yan yolları, kuzeye konuşlandırılacak yeni bir liman, yapılıp yapılamayacağı belli olmayan Kanal İstanbul… İnsan müdahalesinin sınırı teknoloji ile beraber çok büyüdü, müdahale kapasitemiz çok artmış durumda. Şimdi bunu nasıl idare edeceğiz, bunun sınırlarını nasıl belirleyeceğiz? Bunun üzerine insanların artık söz söyleyebilmeye başlaması, acilen karar alma süreçlerine katılması lazım. Böylesi bir katılım bizim demokratik kapasitemizi de geliştirecektir. Aynı zamanda koruma ve kullanma dengesi diye bir şey var. Müdahalesiz bir hayat düşünülemez belki ama bu müdahalenin kendisinin nasıl olacağına dair konuşmamız gerekiyor.

Yurttaş davası kavramına geri dönecek olursak… Genellikle bu gibi davaları odalar, siyasi partiler, yada sivil toplum örgütleri açar. Ama burada bireylerin bir araya gelip açtığı bir dava ile karşı karşıyayız. Kurumsal açılan davalarla karşılaştırıldığında yurttaş davasının değeri anlamı nedir? Yurttaş davaları hukuki süreçlerin toplumsallaşmasına yol açabilir mi?

Böyle bir beklentimiz elbette var. Öncelikle yurttaşların bu tarz davalar ile birebir haşır neşir olmaları, bu davaların takipçisi olması doğa ile yurttaşlar arasındaki ilişkiyi de kuvvetlendiriyor. Örneğin HES davalarına taraf olan yurttaşların tarım ve yapay gübre ile olan, dereyi kirletme ile olan ilişkilerini gözden geçirdiklerini, kır ve köye olan bağlılık ve düşkünlüklerini sağlamlaştırdıklarını görüyoruz. İkincil olarak bu davaların yurttaşlar tarafından sahiplenilmesinin, daha çok vekalet üzerinden giden siyaset yapma biçimini de değiştireceğini düşünüyorum. Sorunları milletvekilimizin, belediye baskınımızın, odaların ve baroların çözmesini beklediğimiz bir halden artık başka bir noktaya geçmemiz lazım. Boralar ya da meslek odalarının bu tarz davalar açmaları zaten görevleri, bundan imtina edemezler. Ama onlardan daha fazla inisiyatif almaları gerekenler yurttaşlar.

Türkiye’nin yakın tarihinde yurttaş davalarının, senin de bizzat içinde bulunduğun, başka örnekleri de var…

Tabi var. Biliyorsun Türkiye’de çevre mücadelesi Bergama hareketi ile başladı. Özellikle o yıllarda Ege Bölgesi’nde yürütülen Bergama ve diğer maden faaliyetlerine karşı davalar genelde İzmir Barosu avukatlarının desteği yürüdü ama onlar da yurttaş davalarıydı. Son dönem de ise hidroelektrik santraller, termik santraller, bir dolu taş ocağı ve maden projelerine karşı yurttaşların, o bölgede yaşayan insanların, veya o bölgede sürekli yaşamasa bile, memleketi ora olan insanların bazı dava açtığını ve bir takım sonuçlar açtığını görüyoruz.

Ancak bu davan büyük bir metropolde açılmış bir çevre-kent davası olması bakımından bu örneklerden biraz farklılaşıyor.

Evet, örneğin HES karşıtı davalar o proje yapılacak olan derenin etrafında yaşayan, belki belki İstanbul’da yaşasa bile yazın gidip o dereyi kullanan insanlar tarafında açıyorlar. Burada önemli olan menfaat konusunu nasıl algıladığımız. Özellikle çevre davalarında menfaat konusunu geniş algılamamız lazım. Aslında Danıştay içtihatları da bu yönde. Bu konuda çok olumlu yargı kararları var. İstanbul sadece 3. havalimanı çevresinde yaşayan köylüler ve o köylülerin söylediklerine bakılarak karar verilebilecek bir proje değil –ki onların dedikleri de çok ciddiye alınmıyor. Kentin ve bölgenin tamamına etkisi olacak, hatta ulus ötesi etkileri olabilecek çok büyük bir projeden bahsediyoruz. Burada katılım unsurunu en geniş düzeyde ele almak lazım.

Peki yasal mevzuat böyle geniş ele alınmasını el veriyor mu? Yani mevzuat var da uygulanmıyor mu, yoksa bu konuda mevzuat eksikliğimiz mi var? Kümülatif Etki Değerlendirme henüz daha bize gelmedi…

Evet, sadece normal Çevre Etki Değerlendirme süreçlerimiz var. Ancak kümülatif etkiyi işaret eden Danıştay kararları var. Bununla birlikte Bakanlık şu anki mevzuatla da 3. Havalimanı’na dair İstanbul’un sınırlarına ve kent üzerinde oluşacak ekolojik baskıya referansla ÇED olumsuz kararı verebilir, vermeliydi. Kümülatif Etki Değerlendirme olmasa da daha kapsamlı ÇED değerlendirmeleri yapmak için herhangi bir yasal engel yok.

123

3. Havalimanı’nın kapladığı alanı layıkı ile veren bir harita. Sol alt köşede bir uçak simgesiyle göstereliebilinen Atatürk Havalimanı, sol üst köşede ise 3. Havalimanı ve etrafındaki rezerv alan.

Değerlendirme dediğimiz şey doğaya yaptığımız müdahalenin boyutu ile değişen bir şey, çevre hukuku da öyle. Havalimanı gibi kocaman bir projeden bahsediyoruz; bu projenin oradaki yerel bölgesel insanların üzerindeki etkiden tut da, biyolojik çeşitlilik ve bütün ekosisteme etkileri, İstanbul’un sosyal ekonomik ve kültürel yaşamına etkileri, uluslararası boyutu… bunların hepsi göz önüne alınmalıydı. Ancak mevcut ÇED olumlu kararına dayanak teşkil eden rapor bütün bunların hiç birini yapmıyor. ÇED raporu bırakın kümülatif açıdan değerlendirmeyi – yani havalimanının geniş toplumsal, fiziki, ve ekolojik etkilerini – 6306 sayılı yasa kullanılarak belli alanlar rezerv bölgeleri bile değerlendirmekten kaçınıyor. Bu bölgeler bile mevcut ÇED rapor içerisinde yok.

Rezerv alanı derken havalimanı için doğrudan elzem olmayan, fütüristtik havalimanı krokilerin ve videolarının gösterdiğinin dışında kalan bir alandan söz ediyoruz değil mi?

Bu alan havalimanı yapılacak yerin çevresinde yer alıyor. Normalde proje alanı 76.500 metrekarelik bölgeyi kapsıyor. Ancak bir bu kadar alan da, havalimanı tahsis edilmek üzere, deprem veya afet odaklı bir yasadan yararlanarak rezerv bölge ilan edildi. Böylelikle, mekana yönelik yeni müdahalelerin önü açılmış, proje alanın etrafına kullanıma ve müdahaleye açık bir alan hazırlanmış olunuyor. Yeni bir şehir kurmak için bu önlem sorunsuz bölgeler yaratmış oluyor.

Çevre ve kent sorunların hukuki takibine ilişkin henüz tam sonuçlandırılamamış önemli bir tartışma konumuz var. Bir yandan bu sorunların hukuki takibinin yapılması gerektiği gerçeği önümüzde duruyor. Öte yandan da iktidarı hukuk ile kurduğu ilişki, kent ve çevre davalarına yardımcı olan hukuki imkanların geçtiğimiz son 4-5 sene içerisindeki tırpanlanması ve bunun yarattığı mücadeleleri hukuk yoluna harcatmayalım tavrı var. Sen bu iki pozisyon arasında nerede duruyorsun?

alp tekin ocakHukuk dediğin canlı bir şey. Bundan 70 yıl öncesine kadar siyah Amerikalıların otobüslerin hangi kısmında oturabileceklerini belirleyen bir hukuk sistemi vardı. Mevcutlara sahip çıkmak ve bunları daha geliştirici yöntemler ancak bizim mücadelemizle mümkün. Bunun karşısında insanları tamamen başka mücadelelere çağırmak çok doğru gelmiyor bana. Tamamen hukuk mücadelesine bağlanan bir mücadele de elbette sınırlı. Hukuki sürecin toplumsal mücadele için açtığı kanalları da görmek lazım. Mesela, biz açtığımız çevre davalarında muhakkak duruşma istiyoruz. İdari davalarda duruşma istendiği zaman duruşma yapılıyor, aslında evraklar üzerinden de görülebilecek davalardan bahsediyoruz. Ama özellikle duruşma isteyerek, mahkeme salonlarını, yöre halkına söz aldığı, kendini ifade ettiği, davasına sahip çıktığı ortamlara çeviriyoruz. Duruşmada hakim, idarenin temsilcisi, kolluk kuvvetleri ve biz varız. O ortam belki de bir nevi doğrudan demokrasi tecrübesi yaşatıyor. Sadece oraya vekil sıfatı ile biz de gidebilir. Ama bunu yapmakla kalmıyoruz, bu meseleyi insanların davası haline getiriyoruz, bu davayı hayatlarının davası, sürdürmeleri gereken bir dava haline getiriyoruz. Ayrıca bir davada HES’ler ile mücadele eden insanları başka bir vadideki taş ocaklarına karşı direnen köylüler ile dayanışmaya davet ediyoruz. Hukuki süreçler bu gibi dayanışma, örgütlenme modellerini de beraberinde getiriyor.

Hukuk devletin ideolojik aygıtı ve hegemonyanın oluşumunda hem baskı hem de ikna yolu ile hegemonya kurmasını sağlıyor. Ancak hukuku biz de kullanıp durumu lehimize çevirebiliriz. Bize karşı kullanılan hukuktan, bizim dibine kadar kullandığımız hukuka, orada da hukukun yaratıcı yorumuna geçişten bahsediyorum. Mesela bilgi edinme başvurusunda bulunmak hukuku kullanmak manasına gelir. Tarım toprağınız için valiliğe traktörlerinize atlayıp dilekçe vermeye gidersiniz, bu da hukukun yaratıcı kullanımıdır. Yani hukuk derken sadece idare mahkemelerinde açılan iptal davalarından, çevreye karşı suç işleyen kişiler için verdiğimiz şikayet dilekçelerinden bahsetmiyorum. Bazen öyle olur ki; bir ÇED iptal davasında idare mahkemesinin duruşma yeri forum alanına dönebilir.

Kabul etmeliyiz ki bizim çok çeşitli iktidar pratiklerimiz, yerinden yönetim tecrübelerimiz de yok. Merkezi hukuku tanımıyoruz ve kendi sistemimizi kuruyoruz diyebiliyoruz mu? Evet çevre mücadelesi davalar üzerinden yürüyor ve bazen bu çok ön açıcı sonuçlar doğurabiliyor. Ama bunu beceremediğimiz zaman da sadece enerjimizi boşaltmış, vicdanımızı temizlemiş oluyoruz. Sorunu, çözülmesi için bir profesyonele havale ediyoruz ve mücadelelerin bu şekilde sönümlendiğine de şahit oluyoruz.

3uncuHavaLimaninaHayir1 (1)3. Havalimanı davasına sahip çıkmak, bu yurttaş davasının bir ucundan tutmak isteyenler ne yapabiliriler?

Öncelikle lanını, ve onun yerini herkes kendi durduğu yerden tartışmalı. Ayrıca İstanbul 4. İdare mahkemesinde yürüyen davamıza müdahil olabilirler. Böyle bir müdahillik çağrımız var. Ayrıca http://ucuncuhavalimani.org/ diye bir sitemiz ve Twitter’da @3havalimani isimli bir hesabımız var. Yurttaş davamıza dair her türlü ayrıntıyı kamuoyu ile buralardan paylaşıyoruz. Site içerisinde örnek olarak hazırladığımız davaya müdahillik dilekçemiz var. Bu dilekçeyi çok rahat bir şekilde bir ya da bir den fazla yurttaş alıp İstanbul 4. İdare mahkemesine verebilir, böylece davamıza doğrudan katılmış olacaklardır. Elbette davanın yanısıre mesele ile aktif olarak ilgilenen Kuzey Ormanları Savunması’nı da anmadan edemeyiz.

Davada Son Durum: Havalimanı ÇED iptal davasında İstanbul 4. İdare Mahkemesinin faaliyetin durdurulmasına karar vermesi, hukuka uygun karar görmenin neredeyse mumla arandığı bir zaman diliminde kamuoyunda heyecanla karşılanmıştı. Çok geçmeden durdurma kararı İstanbul Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldı. Bu kararın tartışılmasını bir yana bırakırsak Bölge İdare Mahkemesinin kararı sonrasında dosya tekrar esas Mahkemesine gelmesine rağmen, aradan aylar geçti ve hala Mahkeme beklenen bilirkişi heyeti oluşturarak keşif yapılmasına dair olağan işlemleri yerine getirmedi. Dosya Mahkemenin raflarından uyuyor diyebiliriz. Üstelik ÇED iptal davalarında uygulanması zorunluluk arzeden 28 Haziran 2014 tarih 29044 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ivedi yargılamaya ilişkin değişiklik sonrası bile hala dosyada davanın esasına girişilmemiş olmasını eleştirmek, hem de kıyasıya eleştirmek gerekir. 

(se)

kanal istanbul