İklim Değişir Akdeniz Olur!..: Halkların İklim Yürüyüşü

Dün (21 Eylül 2014) dünyanın dört bir tarafında ama özellikle de New York’ta son zamanların en kapsamlı ve iddialı çevre/ekoloji eylemi gerçekleştirildi Sadece New York’ta yüzbini aşkın insanın -ki 310 bin rakamı telafuz ediliyor- sokakları iklim değişikliğine son verecek politika önerileri ve sloganlarla doldurdu. Bu da bugüne kadar iklim değişikliği ile ilgili yapılmış en büyük eyleme denk geliyor.

peoples-climate_wide-b47b9d84eb85da812cfde83f503bf666f8c84d8d-s4-c85İyi de neden şimdi diye sorabilirsiniz… Küresel olma iddiasındaki eylemin tam da bu haftasonu olmasının önemli bir nedeni var. Birleşmiş Milletler önümüzdeki salı günü (23 Eylül 2014), Genel Sekter Ban Ki-mun’un çağrısı ile iklim değişikliiği gündemini kim bilir kaçıncı kez konuşmak için toplanıyor. Bu tek günlük İklim Zirvesi‘ne katılım üst düzeyde olacak; toplantı dünya liderlerini, anaakım çevre örgütlerini ve pek tabii üst kalibre iş adamlarını ağırlayacak.

peoples-climate-marchAçık konuşmak gerekirse toplantıdan herhangi bir beklenti yok. İklim değişikliğini geriletmeye ve karbon salınımlarını sınırlamaya yönelik uluslararası işbirliği çoktan çökmüş durumda. Bu başarısızlıkta iki temel etken başrolü oynuyor. Birincisi ulus devletler arasındaki (merkez ve çevre arasındaki) rekabet. Gelimiş (post)endüstriyel ülkeler (özellikle ABD) karbon salınımlarını azaltma yolunda ilk insiyatifi alan ve sanayisini ciddi bir yükümlülük altına sokan taraf olmak istemiyorlar. Gelişmekte olan ülkeler (özellikle Çin ve Hindistan) ise kabaca zaten biz daha yeni karbon salmaya başladık, sizinle aynı şekilde değerlendirilemeyiz argümanına sarılıyor. Ancak, iklim değişikliği müzakerelerini sadece devletler arası rekabete indirmek oldukça naif bir analiz biçimi… Küresel ısınmanın insan kaynaklı karbon salınımından kaynaklandığının kanıtlandığı 1980’lerden beri iklim değişikliği meselesi hiç bir zaman salt bir uluslararası ilişkiler meselesi olmadı. İklim değişikliği olgusu bugünkü yaşama ve üretme biçimimize, yani kapitalizme göbekten bağlı. Dolayısıyla iklim değişikliği ile mücadele kaçınılmaz olarak kapitalizm ile mücadeleyi de beraberinde getiriyor. İklim değişikliği müzakerelerinin sarpa sarmasının ikinci etkeni de tam da bu. Sermaye uzun yıllardır kendi birikim pratiklerine halel getirmeyecek hatta mümkünse yeni pazarların açılmasına vesile olacak bir iklim değişikliği ile mücadele formülü arıyor. Kazan-kazan diye özetlenebilecek bu yaklaşımla hem ekolojinin hem de ekonominin kurtulması ümit ediliyor. Bu uğurda zaman zaman geçici başarılar kazanılsa da küresel ekonomik sistemin temelini sarsmadan, fosil yakıtlara dayanan büyüme modelini sorgulamadan iklim değişikliğini konuşabilmek imkansız.

2014 İklim Zirvesi öncesi nerede olduğumuzu ve iklim müzakerelerinin tarihini 85 sayinede özeleyen bir animasyona Türkçe altyazı ekleyerek burada paylaşıyorum:

New York’ta ve dünyanın dört bir yanında toplanan yüzbinlerin Halkların İklim Yürüyüşü (People’s Climate March) ile işaret etmek istedikleri işte tam da bu tıkanmışlık durumu. Yürüyüş, doğrudan Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ni hedef alıyor ve bir anlamda toplantının zaaflarını açığa vuruyor. Bu anlamda etkinlik tepedenci, ulus devletçi, ana-akım yeşilci ve iş hayatı dostu iklim değişikliği ile mücadele yaklaşımını kökünden eleştiriyor ve tabandan gelen bir iklim adaleti mücadelesi örmeyi hedefliyor. Bu anlamda yürüyüşü düzenleyen ve eyleme katılan örgütlerin kompozisyonu çok manalı. Bugün Manhattan sokaklarını iklim adaleti sloganları ile sadece bilindik ekoloji aktivistleri değil işçi sendikaları, çevre adaleti platfomları, kadın örgütleri, yerli hakları grupları ve dini cemaatler arşınlayacak. Bu çevre hareketinin bir zamanlar yaftalandığı elitist, okumuş, kentli ve tuzu kuru imajı ve iklim değişikliğinin teknik dili düşünüldüğünde müthiş bir başarı…

Bu gerçekten etkiliyici kompozisyonun bazı aktörleri hafta içinde Democracy Now! yayınına çıktı; zamanınız varsa buradan tavsiye ederim.

Screen Shot 2014-09-21 at 10.20.45 PMPeki bizde durum nedir? İklim değişikliği tartışmalarının ve yükselen küresel iklim adaleti hareketinin bizde tabanda bir karşılığı olabilir mi? Hemen hakkını verelim ve bilmeyenler kaldıysa hatırlatalım: Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi Türkiye’de de boş geçilmedi. Küresel Bak ve 350.org çağrıcılığında bu hafta sonu (20-21 Eylül 2014) İstanbul’da iki günlük bir Karşı İklim Zirvesi düzenlendi. İki günlük etkinliklerin bir parçası olarak 20 Eylül Cumartesi akşamı İklimi Değil Sistemi Değiştir üst başlığı ile İstiklal Meydanı’nda bir yürüyüş de düzenlendi.

Katılamadığım ama sonuç bildirgesini merakla beklediğim bu etkiliğe haksızlık etmeden -onu takdir ederek ve bir parantez içine alarak- iklim değişikliği meselesinin Türkiye’de yükselen ekoloji-kent mücadelesinin oldukça uzağında olduğu kabulünden hareketle bir kaç tespit ve (öz)eleştiri yapılabilir diye düşünüyorum.

Gezi direnişi ile beklenmedik bir eşiği test eden yerel mekan mücadelerimizin bir çoğu aslında iklim değişikliği ile yakından alakalı. İlk göze çarpan elbette termik ve doğal gaz çevrim santrallerindeki inanılmaz patlama ve onlara karşı yükselen Gerze, Amasra, Karabiga, Ordu, Muğla vb. noktalarda gelişen yaşam alanı mücadeleleri. Bununla birlikte Soma Katliamı ile birlikte ucuz kömür enerjisine hücüm diye özetlenebilecek büyüme modelinin sadece yaşam alanlarını değil doğrudan yaşamın kendisini de tehdit ettiği gerçeği ile acı bir şekilde yüzleştik. Kent yaşamının sınırlarını zorlayan inşaat çılgınlığının iklime olan etkisini görmek için aylarca yağmayan, yağınca da kentlerimizi yüzme havuzuna çeviren yağmur altında seyahat etmeye çalışmamız yeterli. Ankara ve İstanbul’un su kaynaklarının azalmasının, azaldıkça da kirlenmesinin iklim değişikliğinden ve bu değişikiliğin insan kaynaklı olduğundan ne kadar şüphe edebiliriz? İstanbul’un Kuzey Ormanlarının talanı, benzer bir şekilde, hem yerel hem de küresel ölçekte iklim değişikliğine davetiye çıkarmıyor mu?

peoples-climate-march-monicaTüm bu açık sebep sonuç ilişkisine rağmen muhalif dilimizin ve aktivist damarımızın iklim meselesini konuşmaya çok da hevesli olmadığını görüyoruz. Bu bir kaç nedenden dolayı aslında anlaşılabilir bir bilmece… İklim değişikliği mücadelelerinin en büyük handikapı bir çok çözüm arayışının sermayenin rahatının kaçmamasına bağlı olması. İklim değişikliği kapitalizmi tehdit etmekle birlikte ona yeni pazarlar açma imkanı da veriyor. Türkiye’de yerel ekoloji hareketi açısından da ironik olan başat mücadelenin yeşil ve yenilenebilir olarak kabul edilen (küçük) hidro enerji ve rüzgar santrallerine karşı gelişiyor oluşu. Bugün sayıca baktığımız zaman açılan dava adedi ve aktif mücadele bakımından ‘yenilenebilir’ enerji projeleri ilk sırada yer alıyor. Bu çıplak gerçek -mücadele edenler projelerin yeşilliğine dair şüphelerini muhafaza etseler de- iklim değişikliği gündeminin yerellerde yeşermesine anlaşılabilir bir biçimde engel oluyor. Elbette bu iklim değişikliği gündemine mesefeli olmanın ardındaki tek sebep değil. Meselenin görece ‘bilimsel’ ve ‘uluslararası ilişkiler’e dair imajı bu mesafeyi arttırıyor. Yanlış anlaşılmasın, en ücra köydeki çiftçiden, en genç aktiviste herkes iklim değişikliğinden ve onun etkilerinden birinci elden haberdar. Ancak, yerel itiraz ve çözüm arama arayışları ile iklim muhabbeti arasında ciddi bir makas var. İklim, yerel mücadelelerimiz için şimdilik Filipinler’de köyü tayfun altında kalan köylü ya da özerk rezerv alanı doğal gaz boru hattı geçsin diye tehdit altında olan Kuzey Amerikalı yerli kabile için olduğu kadar görülür ve elle tutulur değil.

Tüm bu mesafe arttırıcı sebeplere rağmen iklim değişikliği gündemi müşterek alan mücadeleleri için müthiş bir potansiyel barındırıyor. New York’ta düzenlenen Halkların İklim Yürüyüşü’nün bir araya getirdiği farklı unsurlar (sendikalar, etnik gruplar, kadın dernekleri, dini cemaatler/kiliseler, yerel ekoloji ve kent aktivistleri) Türkiye’de ayrı ayrı müşterekler mücadelesi veren ancak hepimizin bildiği sebeplerle bir araya gelemeyen gruplardan çok da farklı değil. Üstelik, ana-akım çevre örgütlerine de ciddi eleştiriler getiren iklim adaleti koalisyonları ekolojik duyarlılıkları kuvvetlendirdiği kadar sahici bir anti-kapitalist damar yaratabilme konusunda da ümit veriyorlar. Basitçe ve biraz da kabaca ifade edecek olursak, New York sokaklarında ipucunu gördüğümüz, iklim adaleti hareketi sağlıklı yaşam-temiz çevre naifliğinin çok ötesinde, ayakları yere ve yerele basan ekolojist ve sosyalizan bir siyasi ufka doğru hızla ilerleme potansiyeli gösteriyor.

Bu ufkun Türkiye izdüşümü elbette kendine özgü olacaktır, olmalıdır… İklim Değişikliği Mücadelesi zorlu ve tuzaklarla dolu olsa da mücadele devlete, sermayeye ve anaakım çevre örgütlerine bırakılamayacak kadar hayatidir. Yerel yaşam alanı mücadeleleri küresel iklim adaleti hareketi ile dayanışarak çok şey öğrenebilir. Ancak vurgulanması gereken tam tersinin de doğru olduğudur. Türkiye’deki HES ve RES karşıtı mücadeleler tecrübesi iklim değişikliği ile mücadelenin tahmin edildiği kadar kolay olmadığını gösterebilme kapasitesiyle iklim adaleti ile anti-kapitalist eğilimler arasındaki bağın kuvvetlenmesine katkı sunabilir. Bu da hiç yabana atılabilie bir katkı değil… (se)


NOT: Bu arada atlamayalım, Neil Young şahane bir iklim adaleti bestesi yapmış…

One thought on “İklim Değişir Akdeniz Olur!..: Halkların İklim Yürüyüşü

Leave a Reply